yüksek gerilim hatlarında bulunan toplar…


Yıllardır seyahat ederken dikkatimi çekerdi. Son günlerde bayağı bir şekilde de arttı bunlar. Hep kafama takılırdı aslında. Ne için koymuşlar bu topları tellerin üzerine diye düşünmeden edemezdim aslında.

Esneme ile ilgili düşünmüştüm olayı. Yani tellerin aşırı sıcak veya soğukta esnemesi (veya esnememesi) için alınmış bir önlem olarak kendi kendime yorum yapmıştım. Yanın daki tel ile mesafesinin fazla olması nedeni ile de iki telin birbirine temas etmesini engelleyici bir unsur olarak düşünmem de kısa sürdü. Zira bu iki telin kopmadan birbirine temas etme imkanı yok. Mesafeleri çok uzak ve top sadece bir tel de vardı.

Enteresan olan ise bu topları son yıllarda kırmızı ve beyaz olarak boyamaya başladılar. ve yüksek gerilim hattında sadece bir tel de olması ise ilgimi daha da çekti.

En son bu gün iş yerime doğru giderken bu konu tekrar kafama takıldı. Zira güzergah boyunca, yola paralel giden tüm hatlarda bu toplarda konulmuştu. Enteresan nokta bu toplar üzerlerinde ki boyadan dolayı olacak sanırım hafif de parlıyordu. Herhalde fosforlu boya idi.

Nihayetinde google amcanın ekranından kısa bir araştırma yapınca bu topların ne işe yaradığını nihayetinde öğrendik.

son zamanlar da artan hava trafiği ve uçuş sayılarının artması nedeni ile bir emniyet tedbiri olarak konulmuş bu toplar. Özellikle de helikopter gibi alçak uçuş yapan araçlar için faydalı bir uygulama.

Özellikle gece uçuşu sırasında bazı rakımı yüksek yerlerde bulunan bu yüksek gerilim hatları pilotlar için bir nevi bubi tuzağı. Gündüz bile görülmesi sıkıntılı iken, özellikle de gece görülmesi nerede ise imkansız. Uçuş sistemlerinin de bu telleri o süratlerde farketmesi de mümkün değil. Tek imkan pilotun dikkati ve uçuş yaptığı yeri tanıması aslında.

Dolayısı ile bu toplar gündüz uzaklardan farkedilebilmesi için kırmızı beyaz olarak boyanmış, gece de boyanın özelliği nedeni ile parlama imkanına sahip.

Bunun dışında internette dolaşan, teller üzerinde yürüyen su ve nemin toplara doğru akmasını sağlayarak, güvenli bir şekilde damlamasını sağlar ifadeleri tam bir internet efsanesi. Böyle bir şey yok gerek de yok. Yani tek amacı var hava araçlarına yani hava trafiğinde uyarıcı etken, ikaz olarak kullanılmakta. İnsanın aklına koskoca yüksek gerilim direkleri ve telleri nasıl görülmez diye gelebilir.Ama bir helikopterin uçuşu sırasında bu tellerin gözükme imkanı çok zor. Son zamanlar da bir takım acil ambulans helikopterlerinin şehrin hemen hemen her yerinde görülebilir hale gelmesi bu uygulamanın aslında pilotlara büyük kolaylıklar sağladığı aşikar. Özellikle de alçak uçuş,iniş ve kalkış durumlarında.

Yıllar önce bir sınıf arkadaşımın bu tellerden birine takılması ve şehit olması geldi aklıma şimdi. Kimbilir belki bu uygulama o zamanlar da olsa tellere çarparmıydı ?

kalın sağlıcakla.

elbette…


Fikirlerin sahiplerini öldürmek, fikirleri öldürebilmek anlamına gelmez. Dost olarak davrandık davranışlarımızdan anlamayan zevatlar sadece dost kaybettiler. Ama biz dostluğumuzdan taviz vermedik. Ama yanlış anlaşıldık…

Ne oldu dosta ihtiyacı olanlar dost kaybetti. Biz ise biraz daha tecrübe kazandık… Yola devam.

Bir şarkı ile devam…

Güneş her akşam batıp, hergün doğuyorsa.

Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa

en derin yaralar kapanıyorsa, en büyük acılar unutuluyorsa

neden korkulur hayatta söyleyin bana, ben neden aynı kalayım söyleyin bana.

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım, elbette daldan dala konup sonra uçacağım.

Elbette bazen hızla dönüp, bazen duracağım, elbette bazen söyleyip bazen susacağım.

İnanmadım asla inananamam, herşeyin sonu olacağına.

Elbette bugün ağlıyorsam, yarın güleceğim Elbette bazen geçip gideceğim, sonra döneceğim.

 

referandum sonrası yasa beklentisi…


Halimiz her geçen gün kötüye mi gidiyor yoksa daha mı iyi oluyor anlayamıyorum artık. Bir gün ümitlenirken ertesi gün moral bozucu bir davranış ile karşı karşıya kalıyoruz. İnsanlık namına artık bırakılan, unutulan hatta ayıplanan bir selam verme edebinden uzaklaşalı o kadar oldu ki.

Nedense komşusundan bi haber insanlar. Nedense haberdar olmak istemiyor(uz). Nedense.

Bir hak yeme ve ben kavgası son sürat devam ediyor hiç ölmeyecekmişiz gibi. Bir para kazanma ve en zengin olma çabası son sürat gidiyor yarına çıkma senedimiz varmış gibi.

vardır bir bildiği(miz) kimbilir ama ben henüz çıkamadım bu işin içinden.

Çıkabilmeyi düşünmekte aslında bir ayrı dert. Çark son sürat sisteme çalışıyor. iş gereği yapmış olduğum gezilerde sistem çarklarının hemen hemen her yerde, kendisine karşı çıkanları öğüttüğü bir aşikar.

bu yazı kaleme alındığı zamanlarda bir referandum stresinden çıkmıştı ülke. Bir taraf hayırcılar derken bir taraf evetçiler olmuştu. Her zaman ki gibi bir kutuplaşmanın oluşturduğu doğal olmayan bir stres işte…

Neyse referandum da ne oy kullandığımızın pek önemi yok aslında. önemli olan herşeyin memleketimiz açısından HAYIRLISI olması…

kalın sağlıcakla.

en anlamlı şarkılardan birisi.


 Tam benim doğduğum zamanlar da olan bir hikaye. Gerçekliği nedir bilemem tek bildiğim bu şekilde bir lansmanını yapmışlar şarkının. Doğru ise harika bir olay. Değilse de aslında doğru olabilecek kadar gerçek bir durum.
Neyse biz konumuza geçelim.
Hotel CALIFORNIA. 
1969 yazında hikayenin kahramanı olan adam uzun bi seyahate çıkar… Ve yolu california dan geçerken dinlenmek için hotel california yı bulur… ufak sevimli bir oteldir.. sıcak bi havası vardır… bir odaya yerleştirirler… oteldeki ikinci gününde odasın…ın hemen yanındaki odada kalan kızla tanışır. arkadaş olurlar…birlikte gezmeğe başlarlar.. çok fazla zaman geçmeden birbirlerine aşık olurlar…ve tatili hotel californiada birlikte geçirmeye karar verirler…… çok severler birbirlerini… bütün bir yaz hep beraberdirler…otelin sıcak insanları , sevimliliği sadeliği onları çok etkilemiştir… unutamayacakları bir yaz yaşarlar , bir sevgi yaşarlar🙂 …. Yazın bitiminde bi karar vermek zorundalardır ayrılık için…. Ve şöyle derler : Eğer 1 sene sonra birbirimizi unutmaz ve yine bu kadar çok sevecek olursak ,gelecek yazın ilk gününde (tanıştıkları günü kastederek) otel californiada buluşcağız diye sözleşirler.. O zamana kadar birbirlerini hiç aramayacaklardır. ( bu aşk bir yaz aşkımı yoksa gerçek bi aşkmı anlamak için yaparlar bunu) -(eagles hikayenin buıraya kadar olanını yaşadıkları günleri otelin güzelliğini kasabanın sadeliğini anlatr şarkısında genel olarak…) Tam 1 sene geçmiştir… Adam sözleştikleri gibi 1 sene sonra otelde bluşmak için yola çıkar… tanıştıkları ilk gündür o gün… yol uzundur bitmek bilmez adam için… ve sonunda californiaya varır… otelin oraya gildiğinde kapkara bi bina bulur..otel dün yanmıştır… sevdiği adamla buluşmak için 1 gün önceden otele gelen kız gece çıkan yangında ölür… Adam otele gelirken sevdiği kızla bir ömür yaşamayı , birlikte olmayı düşünürken , onu bir ömür kaybeder
Gurubun üyeleri hikayeyi duyduğunda çok etkilenir ve bunun için bişeyler yazmaya karar verirler..Sonun da da bu mükemmel duygusal parça ortaya çıkar.

şeref madalyalı stk gönüllüleri…


Bir gönüldaş hislerime tercüman olmuş aslında. Ben şuan daha iyisini yazamayacağımıza göre müsadesi ile…

rotamız filistin ŞEREF MADALYALI STK GÖNÜLLÜLERİ

Hayatım boyunca pek çok fırsat kaçırdım. Ama içim hiç bu kadar yanmamıştı. Hani derler ya; “durdukça koyuyor” diye, işte aynen öyle…

Hele o gönüllüleri televizyonda izledikçe, aydınlık yüzlerini, ışıldayan gözlerini, anlattıkça gönüllerinden fırlayan huzur ve mutluluğu gördükçe adeta cennet kapısı açılmışta girme fırsatını yakalayamadan yüzüme kapanmış gibi hissediyorum.

Akaid uleması keşke lafını sevmez, ama mutasavvıflar işlenen günahlara tevbe etmeyi şart koşarlar. Ben de bu gafletime ve kaçırdığım fırsata keşke diyorum, keşke ben de o gemide olsaydım…

Dünyanın insan hakları savunucuları, ülkemizin sivil toplum örgütlerinin aktivistleri ve insanlık onurunu kurtarmaya çalışan, Gazze’deki çağımızın kanserine merhem olmaya çalışan gönüllüler boylarından çok büyük başarı elde ettiler. Onların bir adım gayretine Rabb ül âlemin bin Rahmetiyle destek verdi.

Başardılar…

Tüm dünyanın dikkatini buraya çekerek, zulme dur demek gerektiğini herkese idrak ettirdiler.

Siyonist Yahudilerin ne kadar vahşi ve ne kadar insanlık ötesi canavarlar olduklarını insanlık âlemine gösterdiler.

Perişan haldeki Gazze halkına ise küçük de olsa bir nefes verdiler.

Bunlar için dokuz şehit vermek gerekiyormuş. Takdir Allah’tan.

Elbette ölmeyi hiç düşünmediler. Hayallerinden bile geçirmediler. Onlar sivil toplum kuruluşlarının aktivistleri ve insanlık onurunun vicdan sahibi gönüllüleriydi. Belki, birçoğu ömürlerinde hiç silah da görmemişti. Yanlarına çakı bile almamışlardı. Çoluk çocuklarıyla piknik yapmaya gider gibi, hatta –içlerinden birinin dediği gibi- gelin almaya gider gibi gitmişlerdi. Gazze insanına bir parça insani yardım malzemesi götürüyorlardı. Çocuklara oyuncak götürüyorlardı, bir yaşındaki bebekleriyle beraber…

Onlar çok büyük şeyler başardılar…

Gafletteki dünyayı silkeleyip uyandırdılar. Dünya sadece bunu konuşur oldu.

Onlar çok şeyler başardılar…

Bu nedenle onlara tüm ülkelerin en büyük devlet nişanlarının verilmesi gerekiyor. Onlar sivil toplumun şeref madalyalı gönüllüleri. Sahabe içinde Bedir ashabı neyse sivil toplum örgütlerinin aktivistleri içinde de onlar öyleler.

Sahabenin, Bedir ashabından olamadığına yandığı gibi ben de onlarla olamadığıma yanıyorum. Her gün biraz daha fazla…

Ah! Sorumluluklarım… Beni ayaklarımdan tutmuş, nelerden engelliyorsunuz? Yarın ahiret günü keşke dedirtmeyecek misiniz bana? Zaten imtihan da bu değil mi? Akıl da bu değil mi? Keşke demeyeceğimiz bir hayatı yaşayabilmek! Binler muhbiri sadık boşuna mı nefes tükettiler?

Ben keşke gözyaşlarımı içime akıtırken, Mavi Marmaranın kahraman yolcularını alınlarından öpüyorum…

Siz sivil toplumun şeref madalyalı gönüllülerisiniz… 12.06.2010

Gürcan ONAT

YAŞZEDELERİN halinden YAŞ ZADELER anlamaz. YAŞZEDELER anlar.


Mehmet ERDİL’in kaleminden harika bir anlatım.

YAŞZEDELERİN halinden YAŞ ZADELER anlamaz. YAŞZEDELER anlar.Bir de irfan sahibi olanlar.

Siz,Temmuz maaşınızı aldığınızda, bir ay sonraki Ağustos maaşınızı alamayacağınızı, biliyorum ki, hiç aklınızdan geçirmezsiniz. Bu yüzden, kendinizden evvel ihraç edilenler hakkında; mutlaka gizli bir örgütlenme içerisinde olduklarını düşünürdünüz. Çünkü, ben de bu kanaat içerisinde idim. Başıma geldiğinde ve bunun böyle olmadığını anladığımda, bu zannımdan ötürü, hiç bir şey ifade etmeyen, büyük pişmanlık ve hicap duymuştum.

İhraç’ın, Tıpkı bir kaza gibi geliyorum demediğini, öncelikle yedeğinizde tutmalısınız. çünkü bunun en ufak emaresi ve belirtisi ve de önlemi yoktur. İhraç sizi, belki, müsademeden birliğinize yeni dönmüş ve dağın tozlarını üzerinizden silkelerken bulur. Belki, eğitimde birliğinizin başında bir sabah sporunda, belki bir atışta, belki,hastanızı muayene ettiğiniz revirde, belki bir ameliyat masasında, belki, duruşma sonrası cüppenizi portmantoya asarken, belki, karakolunuzda görevlendirme yaparken, devriyeleri çıkartırken, belki, cezaevinden mahkum sevki yaparken, belki bir gemide dümen başında, belki, güvertede seyir halinde iken, belki araçları kademede tamir ederken, tank’ın paletlerini sökerken, belki Kandil sortisinden dönerken… bulur.

ben, lavabodan çıkmıştım… kurulamadığım ellerimi ovuştururken, arkadaşlar, sonradan bunun gün boyu sürdüğünü söylemişlerdi. O gün, ulak bir heyecanla size doğru koşar. çivi gibi önünüzde çakıldığında verdiği selamın, alacağınız son selam olduğunu düşünemezsiniz… Komutan çağırıyor der… Kapı vurup girdiğinizde, vereceğiniz selamın da son selam olduğunu anlayamazsınız. Ve sonra evinize gün ortası vakitsiz döndüğünüzde, ve son kez eğilip botlarınızın bağını çözdüğünüzde hep cevabını bilemediğiniz sorular beyninizde kaynarken, eşinizle o gün bir tuhaf göz göze gelirsiniz. Kısa pantolonunuzu çıkartıp haki elbiseleri giydiğiniz o çocukluk gününden, kısa pantolonlarıyla etrafınızı saran kendi çocuklarınıza kadar o zaman aralığının nede çabuk bittiğini hayal edersiniz. Ve bu çirkin, kalleş, adaletsiz, hukuksuz, antidemokratik bitişe sessizce haykırırsınız. nedenini, niçinini soracağınız ve cevabını alacağınız hiç bir kişi ve makamı ülke sınırları içerisinde bulamazsınız… çaresiz göç hazırlığına başlarsınız.

Dışarıda hiç bilmediğiniz hayat sizi bekler. Aziz dostlar; bu aşamadan sonra yapacağınız hiç bir şey yoktur. Üniforma sırtınızda yapamadığınız şeyi dışarıda yapamazsınız. Bu, yargısız olan büyük haksızlığı, öncekiler olarak bizler yaşarken, sizler hiç bir şey yapmadınız, iki satırda olsa yazmadınız, bir an bizim yerimize kendinizi koymadınız, ilgili yerlere bir çift söz söylemediniz, bize dokunmayan yılan bin yaşasın vaziyetini tercih ettiniz.

Dışarda dostlarınızın çok olacağı yanılgısına sakın düşmeyiniz. Allah yar ve yardımcınız olsun. Aramıza şimdiden hoş geldiniz, sevgili kaderdaşlarımız.

Mehmet ERDİL

windows messenger programını bilgisayardan kaldırma.


Windows Messenger’ı Kaldırın

Bildiğiniz gibi Windows Messenger bir Windows bileşenidir ve sistemden kaldırılamaz. Program ekle kaldır”dan ancak ayak altından kaldırabiliyorsunuz ancak gerçekte bu program arka planda bulunmaya devam ediyor.

Tam anlamıyla kaldırmanın yolu:

Başlat > Çalıştır içerisine

RunDll32 advpack.dll,LaunchINFSection %windir%\inf\msmsgs.inf,BLC.Remove

Yazıp enter’a basın.

sanırım bir daha bu program ile karşılaşmayacaksınız…

İade-i itibar…


yıllar önce arşivime şu şekilde bir yazı girmişti. Ahmet KEKEÇ tarafından kaleme alınmış. Tam da bizim bu gün yazdığımız konuya haiz bir şekilde.

Yazı 2000 tarihinde yazılmış durumda. Bu arada Merak edenler olursa ali kırcaya iade-i itibar yapıldı.

Ali Kırca’ya da “iade-i itibar” istiyoruz…


Aydemir cuntasından sonra, TSK’yı “emperyalizmin işbirlikçi uşağı” ilan eden Ali Kırca’ya da iade-i itibar istiyoruz.
Hemen… Şimdi…

Sevinçten havalara uçacak… “Talat Aydemir cuntası”na af çıktı, Hürriyet gazetesi de “Darbecilere iade-i itibar” başlığıyla kendi yazarının darbeciliğini tescilledi ya, utanmasa kalkıp şıkır şıkır oynayacak.

İsmet Solak, bu ağabeyimizin adı.

Anayasal düzeni “silah zoruyla yıkmaya teşebbüs”ten Albay Talat Aydemir’le birlikte askeri mahkemede yargılanmış, Aydemir darağacını boylarken, o “salimen” matbuat alemine atmıştı kapağı.

Şimdi, 28 Şubat cuntasına övgüler düzüyor Hürriyet’teki köşesinde…

“İade-i itibar”la birlikte, 37 yıldır kapalı tutulan garnizon kapıları da açıldı ki, artık kim tutar İsmet’i…

Bakalım Ali Kırca’ya ne zaman, nerede, hangi süreçte piyango vuracak?

* * *

9 Mart cuntasının mutemet kalemi Hasan Cemal, “Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım” adlı itiraflar kitabında, “ihbar” ve “jurnal” mekanizması olarak devreye soktuğu “Siyaset Meydanı” programıyla güç odaklarına servis yapan Ali Kırca’yı şu satırlarla ölümsüzleştiriyordu:

“Devrim dergisi, ‘tek parti’ rejiminin peşinde düşlerimizi kovalayan bizler için en büyük silahtı. Her haberimiz, her yorumumuz askeri darbeyi hızlandırmaya dönüktü. 23 Aralık 1969’da çıkan birinci sayfaya bakıyorum: ’69 Deniz Subayı’ bildirisinin tam metni; ‘Devrimci ölür, Devrim yürür’ başlığıyla vermişiz.”

Kuray’ların bildirisi…
Kuray kim?

27 Mayıs’çı subaylardan İrfan Solmazer’in, “Git şurayı bombala Sarp diyorum, gidip bombalıyor” dediği Sarp Kuray.

Ortalama okuyucu, onu, magazin basınından tanıyor.

Bir finans kurumunun yönetim kurulu başkanı.
İki kez mafyanın saldırısına uğradı.

İki kez de ayağından (Ayıptır söylemesi, biri poposundandı galiba) vuruldu. Türk sinemasının “sosyal içerikli” hemşirelerinden Nur Sürer’le evli.

“Ali Kırca da vardı aralarında” diyor Hasan Cemal, “Genç bir Deniz Harp Okulu öğrencisi olarak…”

Ali Kırca o zamanlar 20 yaşındadır.
“69 Deniz Subayı” bildirisini kaleme alan da odur.

Gece yarısı, Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu’nun spor salonunda yazar bu bildiriyi.

Ağabeyleri kendisini “Çabuk ol” diye sıkıştırırlar.

Çünkü basına (Doğan Avcıoğlu’nun “Devrim” dergisine) yetişebilmesi için belli bir saatte bildiriyle imzaların hazır olması gerekmektedir.

Ali Kırca, 12 Mart’tan sonra gözaltına alınır.
“83’ler davası”nda sanık olarak askeri mahkemede yargılanır.
Hapse atılır.

Maltepe Askeri Cezaevi’nde İlhan Selçuk’la tanışır ve “Ben sizin hayranınızım” der.

İşte Ali Kırca’nın kaleme aldığı “69 Deniz Subayı Bildirisi”nden iki cümle:

“Mustafa Kemal devri bitmiştir. Ama devrimler bitmemiştir. Korksun emperyalistler, korksun işbirlikçiler, korksun onların zavallı uşakları!”

* * *

Aydemir cuntasından sonra, TSK’yı “emperyalizmin işbirlikçi uşağı” ilan eden Ali Kırca’ya da iade-i itibar istiyoruz.
Hemen… Şimdi…
Ali’nin, Aydemir ve Solak’tan eksiği ne?
Muğlalı bile affedildi, siz ne diyorsunuz yahu!
Mustafa Muğlalı…

Van’ın Özalp ilçesinde, 33 vatandaşımızı sorgusuz-sualsiz kurşuna dizdirmiş, yargılanmış, mahkûm olmuştu… Ahmed Arif’e “33 Kurşun”u yazdıran general hani…

28 Şubat’çılar Muğlalı’ya itibarını iade ettiler, sonra da sessiz sedasız bir birliğe “Muğlalı Kışlası” adını verdiler. Pekala Ali’nin adı da, “Orduya Sadakat Şerefimizdir” lejandıyla birlikte ölümsüzleştirilebilir.


27.MART.2000  kaynakça

Sonun Başlangıcı-002


Arkama bakmadan yeşilyurta doğru ilerledim. Amacım oradan trene binip Bakırköye gelmek oradan da minibüs ile eve gitmekti. Ancak ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette hava harp okulundan çıktıktan sonra sola dönüp istasyona doğru ilerlemeye başlamıştım.

Halbuki evden uçuş eğitimine gideceğim diye vedalaşarak çıkmıştım sabah. Eşyalarımı sırt çantama koymuş annem ile vedalaşmıştım. Abimi görememiştim o erkenden işe gitmişti. O zamanlar cep telefonu falan olmadığından arayıp da vedalaşmak hak getire.

Arayacaksın, eğer telefon yanın da ise ne şanslısın konuşursun belki. Yanın da değilse haber verirsin belli bir süre sonra gelir orada beklerse, sen aradığında telefon meşgul değilse görüşürsün bir güzel. Tabi bu arada sen ararken , aradığın kulubede arkanda kimse yoksa sıradakiler homurdanmıyorsa bir kaç kere daha deneme hakkın olabilir. O zamanlar kontörden ziyade insanlar jeton taşırdı ceplerinde. Bu jetonlar nedeni ile pantalon cepleri hep delinirdi.Sonraları kartlı telefonlar çıktı da rahat ettik. Cüzdana giren telefon arama imkanı. Vay be çağın teknolojisi gibi gelirdi insanlara. O zamanlar insanlara kiminiz iki tane telefon taşıyacaksın deseler kimse inanmazdı kafa geçerlerdi herhalde.

Çıktım eve doğru gittim. Evden içeri girdiğimde annem şaşırdı ancak anlam veremedi duruma. Bende o üzülmesin diye detaylı bir şekilde anlatmadım ona. Elendim demedim. Haber bekliyorum dedim.

O da liseden samimi sınıf arkadaşımın beni aradığını, hatta bana ulaşmak için hava harp okuluna gittiğini öğrendim. Hayret ettim herhalde dedim benim ile vedalaşmak istiyor zira o da hava harp okulunun imtihanına girmiş ancak kazanamamıştı. Neyse bulurum ben onu diyerek evden dışarı çıktım.

Ev dışında arkadaşlardan kimi gördü isem O…. ‘ın beni aradığını öğrendim. Meraklanmıştım alla alla dedim kendime ne oldu bu oğlana. Dur bakalım dedim tam yeniden hava harp okuluna geri dönmeye karar verdiğimde yolda yürürken karşıdan kan ter içinde O….nun geldiğini gördüm.

Nihayet dedi. Nerdesin abicim sen. Ta okuldan geliyorum seni bulmak için anam ağladı. Hadi gidiyoruz dedi bana

dur abicim nereye gidiyoruz hayırdır önce bir soluklan yahu.

Vaktimiz yok son şans yarına kadar muayeneleri tamamlamamız lazım. O yüzden hemen başlamamız gerekiyor.

Neye başlamamız gerekiyor yahu dedim.

Deniz Harp Okulu muayenelerine dedi.

Ben unutmuştum aslında. Daha doğrusu Hava Harp Okulu’ndan elenince aklımdan çıkmıştı deniz harp okuluna başvurduğumuz ve sınavı kazandığımız. Aynı zaman da ben Kara Harp Okulu ve Polis Akademisine de başvurmuş onlarında imtihanlarını kazanmıştım. Ancak onların sağlık muayeneleri daha sonra yapılacaktı fakat ben bunları unutmuştum açıkcası. Gerçi kara harp ve polis akademisi imtihanına girmiştim ancak bu okullara gitmeyi nedense düşünmüyordum. Sanırım sadece ankara seyahati için girmiştim onların imtihanına.

İkimizde yedek kazanmıştık ve aramız da bir kaç kişi vardı. Dolayısı ile sağlık muayenesini yaptırmamız ve yarın Cuma olması nedeni mesai bitimine kadar kurul raporunu tamamlar isek hafta sonu itibari ile okula teslim olup intibak eğitimine başlayabileceğimizi söyledi bana arkadaşım. Çok heyecanlı idi.

Ben hava Harp okulundan elenince tamamen üniversite kazandığım bölüme odaklanmıştım. Hatta kaydımı yaptırıp okula yakın bir yerde bir iş bulup part time olarak da orada çalışmayı koymuştum kafama. Kendimce okuduğum bölüm ile alakalı olarak hayata bir an önce hazırlık yapacaktım. O yüzden ne deniz harp okulunu, ne kara harbi nede polis akademisini önemsiyordum şuan. Çok kırılmıştım zira. Sağ Böbrek Alanında Taş” lafını yıllarca unutmayacaktım, o doktoru ve benden önce elenip te tekrar torpil ile hava harp okuluna giren öğrenciyi yıllarca unutamayacaktım. Keşke daha çok aklımda kalsa idiler şimdi ne isimleri aklımda nede suratları. Aslında o çocuğun nerede görev yaptığını çok merak ediyorum. Sonuçta rütbelerimiz üç aşağı beş yukarı aynı olacaktı. Rütbe işinde de torpil olacak değildi ya!

Neyse çıktık bir yola işte. Kasımpaşa Deniz Hastanesine giderken;  belediye otobüsünün arka beşlisinde başladık hayal kurmaya. Beraber aynı okulda okumanın verdiği mutluluğu başladık paylaşmaya. Hatta okul sırasında birbirimize nasıl destek olacağımızı bile konuşmaya başladık. Dur dedim hayali bırak önce şu muayeneden geçelim de. Ben tecrübeliydim ya süt – yoğurt hikayesi işte.

Bunun yanın da kasımpaşa deniz hastanesinin avlusu hava harp okuluna göre daha hoş bir ortamdı. 4 taraf eski binalar olmasına rağmen orta tarafta bir avlu ve ağaçlar ile çiçekler bulunmakta idi.  Muayeneler hemen başladı. Göz ve ortopedi muayenelerinden sağlam çıkmıştık arkadaşım ile beraber. Buradaki muayeneler hava harp okulundaki kadar sıkı ve katı değildi. ortopedi de bel rontgeni aynı şekilde çekiliyordu ancak göz muayenesinde sadece görme ve renk körlüğü kontrolü yapılıyordu.Öyle göze damla damlatarak ileriki zamanlarda olabilecek göz bozukluklarını tespit etme diye bir şey söz konusu değildi yani. Ancak buna rağmen adayların yarıya yakını bu iki muayene de elenmişti. Tabi elenenlerden bir tanesi de benim o sırada orada olmamı sağlayan arkadaşımdı. Adını şimdi hatırlayamadım bir göz rahatsızlığı nedeni ile muayenelerden elenmişti. Ancak ikimiz iki ayrı grupta olduğumuzdan benim onun gözden elendiğinden haberim olmadan ben muayenelerimi öğleden sonra tamamladım ve kendisini beklemeye başladım. Zira bir saat sonra kurul yapılacak ve ertesi gün okula teslim olabilecektik. Ancak arkadaşım malesef elenmişti işte. Ve ben bunu ancak kendi muayenelerim bittiğinde avluda onun yanına gittiğimde öğrenebildim. O da moralsiz bir şekilde beni bekliyormuş hastanenin avlusunda.

Neyse dedim takma kafana bende gitmeyeceğim zaten sakın üzülme dedim kendisine. Ben seni bilerek bekledim zaten bari sen git dedi bana. Ya boşver ben ne yapacağım ki orada dedim. Ama beni dinlemedi ve benim sağlık kuruluna girmemi sağladı. 45 dakikalık bekleyiş sonrası muayenelerden geçtiğimiz ve ertesi gün Tuzla’da bulunan Deniz Harp Okulunda olmamız gerektiği tarafımıza tebliğ edildi.

Oradaki son mülakattan sonra yaklaşık 45 günlük intibak eğitimine başlayacağımızı anlattılar bize. ancak bu intibak lafını pek anlamadım ben o sırada. Ne demekti intibak. Ne intibağı neyse dedik bakalım.

Ertesi sabah çıktım yola ; tabi malesef yanlız bir şekilde. Benim deniz harp okuluna gitmeme vesile olan arkadaşım olmadan. Otobüs-vapur-tren üçlüsü sonrası tuzla tren istasyonuna ulaştm nihayetinde. Tren istasyonundan sonra okula kadar minibüs olduğunu söylemişti bir tanıdığım.Yaya üst geçidinden merdiven ile inerek istasyonun arka tarafına doğru yola koyuldum Trenden inenlerin büyük bir çoğunluğu da benim ile bu istikamette yöneldi. Arka tarafta beyaz elbiselerin içinde bir çok insan vardı.

Minibüslerde yolcu çağırmak için kornalarına basıyor, tuzla tuzla diye ses çıkarıyorlardı. Trenden inenler gideceği yere göre ya minibüse biniyor ya bilmediğim bir istikamete doğru yürüyor ya da Belediye otobüsüne biniyorlardı. Bu arada karacı olduklarını düşündüğüm haki renk elbiseli onlarca asker de istasyondan bir istikamete doğru yürümeye başlamışlardı.

Sonradan ömrümün 4 senesini geçireceğim tren istasyonundan harp okuluna gitmek üzere bende arkalarından gidiyorum ancak ben onlar kadar emin değilim. Bari birisine sorayım diye düşündüğüm sırada, hayatım da ilk defa gördüğüm yarı kamyon yarı otobüs bir araç daha vardı orada. Garip bir şeydi bu araç rengi de enteresandı. Gri. Plakası da değişikti. Ve ilk defa gördüğüm kıyafetlerden girmiş asker olduğunu sandığım bir kaç kişi de bu aracın yanında duruyorlardı. Bir tanesinin elindeki kağıt karton üstüne mavi yazı ile Deniz harp Okulu yazılmıştı. Bu araca bir takım sivil insanlar biniyor askerlerde bazılarına selam veriyordu, anlam verememiştim askerlerin bu selam verme nedenlerine.

Bunun yanında ellerinde şapkaları olan bir takım beyaz kıyafetli insanlar daha vardı. Bunların yalnız saçları çok uzun du. Hatta bazılarının sakalları bile uzundu. Asker olamazdılar ama bunlar kimdi peki. Daha sonraları ise bunların tuzlada bulunan Yüksek Denizcilik Okulu Öğrencileri olduğunu öğrendim. Onlar da deniz harp okulu öğrencileri gibi aynı kıyafeti giyiyorlar ama onlar çakı cevizi, meç takmıyorlar ve onların şapkalarının siperlik kısmı sarı kordon ile çevrilmişti.

Servis aracının yanına geldim. Elinde kartonu tutan askere okula gitmek için bu araca binebilirmiyiz dedim. O da bana bir süre bakıp, hayır bu personel servisidir siz binemezsiniz şurdaki minibüsler ile gidin dedi.Bizde mecbur bu garip gri otobüse baka baka minibüse bindik. Nolurdu alsan aynı yere gidiyoruz işte. Hatta birazdan meslekdaş olacağız seninle ne varki diye düşünüyordum içimden meğerse aday öğrenci olduğumu söylesem servis denilen bu araca binebileceğimi daha sonraları öğrenmiştim.

Okula varmadan önce güzel manzaralı yerlerden geçtik. Denizden gelen bir yosun kokusu insanı mutlu ediyordu. O ana kadar pek istekli değildim aslında.Okula teslim olunduğun da bir mülakat daha olacağını biliyordum. Son mülakat. İçimden bir yanım dilerim orada elenirim diyordu. Diğer yanım ise yok ya devam et diyordu. Bir yandan da sağlık muayenelerin de elenen arkadaşıma ihanet ediyorum gibi geliyordu bana. Neyse dedim kendi kendime herşey oacağına varır herşeyin hayırlısı elenmez isek devam ederiz işte dedim yine içimden.

Minibüs şöförüne iki kere sorunca en son eleman dayanamadı ve birader sen en son durakta ineceksin merak etme daha gelmedik diyince iyice etrafımdaki deniz ve güzel evlerin manzarasını seyire daldım. Sonradan öğrendiğim Tuzla ilçesinden geçip biraz daha ilerledikden sonra en son durağa vardık. Minibüsden indiğimde her tarafın toz toprak olduğu bir inşaat alanı bir tepeye gelerek minibüsten indim.Tepenin arkası henüz indiğim yerden gözükmediği için şöföre gene sordum abi okul nerde. Minibüste benden başka kimse de kalmamıştı aslında. Tepenin arkasında dedi bana umursamaz bir tavır ile. ve ben indikten sonra u dönüşü yapıp arkasına bile bakmadan ilerlerdi.

Şöförün gösterdiği yöne doğru ilerlerdim. Tepeyi aşınca tam bir şok yaşadım. tepenin arkasında uçsuz bucaksız bir yol yolun ortasında bir yerde bir güvenlik kontrolü (sonradan öğrendiğim buranın adı lumbarağzı imiş) ve enteresan bir mimari altında binalar. Bir yarım adanın üstünde yüzlerce bina ve hepsi tek renk. Nedense griye çalan bir renkde.

Yeni bir okul idi onu duymuştum.Heybeli adadaki eski okuldan buraya taşınmış ve ilk mezunlarını vermeye başlamıştı. rivayete göre dünyanın en büyük okulları sıralamasında dereceye giriyordu. Güvenliğe doğru ilerlerlerken içimde ayrı bir heyecan oluşmaya başladı ve okul hoşuma gitmeye başlamıştı.

Okul girişine geldiğimizde bu girişin adının “Lumbarağzı” olduğunu öğrendik. Halbuki hava harp okulunda buna nizamiye diyorlardı. Farklı bir dünyaya geldiğimiz daha girişinden belli oluyordu aslında. Belliki terimleri de farklı idi bu dünyanın sadece üniforma rengi değil yani.

Lumbarağzından gerekli kontrollerden sonrası, yanımda getirdiğim çantaların tamamı araştırıldıktan sonra sonradan rütbesinin yüzbaşı olduğunu öğrendiğim bir subay bana bu kıyafetlere gerek yok. Kimse söylemedimi sana dedi.

Anlam verememiştim neden kıyafete gerek olmadığına ama soramadım. Daha sonra karnımın aç olacağı düşünülerek lumbarağzının iç tarafında bulunan bir salona geçtim. Daha sonra buranın ziyaretçiler için gazino olduğunu öğrendim. Meğerse orada çok ziyaretçi bekleyeceğimi anlamamıştım tabi. Elime bir naylon içine konulmuş yarım ekmek içi köfte bir vişne suyu ve bir çikolata olan ve adına kumanya denilen bir şeyler sıkıştırdı bir asker. Ye dedi. Acıkmadım desemmi demesemmi diye düşünürken az önce ki yüzbaşı bana bakıp bakıp gülüyordu.

Daha sonradan bu yüzbaşının bizim sınıfın bölük komutanı olduğunu öğrenecektim.O gün kendisi nöbetçi subayı olmayı bilerek kendisi istemiş. Gelen öğrencileri ilk kendi karşılamak istemiş. Liderlik denilen olgunun ilk doneleri idi bunlar aslında.

Eğitim kurumu adı üstünde.

Yarım saate yakın orada bekledim. Kumanyamı yedim ve askerin getirdiği çayı içtim. Askere mahcup olmuş bir şekilde bir kaç kere teşekkür ettiğimde asker de bıyık altından bana gülmeye başlamıştı. Meğerse askerin görevi bize hizmet etmekmiş. Öğreneceğiz işte. Her gün.

Tren istasyonun da gördüğüm gri renk kamyon otobüsten bir tane geldi bulunduğumuz yere. Garip hava sesleri çıkararak durdu. Aracın şöförü hızlı bir hareket ile nöbetçi subayına hızla selam verdi ve bir şeyler söyledi. Sonra yüzbaşı bana dönüp ismimi söyleyerek bana gel dedi.

O garip araca binmemi söyledi.Daha doğrusu emretti.Aracın içinde benim gibi okulun imtihanını kazanmış 10 kişi civarında öğrenci adayı vardı.

Araç ile beraber Karargah destek kıtaları denilen kısıma giderken sol tarafta büyük ama çok büyük binalar ile beraber çok uzun bir yol daha vardı. Yolun sonun da ise gene büyük bir kaç bina daha gördüm. Ancak bu binalar bu güne kadar gördüğüm hiç bir binaya benzemiyordu. Enteresan bir mimarisi vardı bu binaların. Bu okul bahsedildiği kadar da büyükmüş hatta az bile söylemişler, dedim içimden.

Karargah kısmına girdikten sonra bir masa etrafında toplanmış 4-5 subayın olduğu bir odaya girdik sıra ile. Burada bizim gibi olan 50-60 civarı daha sivil öğrenci vardı. Bir süre sonra tek tek isimlerimi okundu ve o subayların bir takım sorularından sonra subayların arkasında bulunan kapıadn içeri geçiyorduk. Bu kapı meğerse bizim yıllar sürecek askeri hayatımızın başlangıcı aynı zaman da sivil hayatımızın son kapısı imiş.

Son mülakat sonrası bende kapıdan içeri geçtim ve diğer arkadaşların arasında bir yer buldum kendime.

devam edecek

MGK ve YAŞ Yeniden Düzenlenmeli…


MGK ve YAŞ Yeniden Düzenlenmeli- Adnan Tanrıverdi.

1961 Anayasası ile getirilen ve 1982 Anayasası ile de pekiştirilen, otoritenin TBMM’i ve Hükûmetinden alınarak, Anayasal Kurumlara verilmesi uygulamasının en önemli iki Kurumundan biri Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ikincisi de Yüksek Askerî Şûra (YAŞ)’dır. Bununla ilgili olarak, 2008 yılının Kasım ayında “12 Eylül Gölgesinde Yeni Anayasa Çalışmaları” konulu bir panelde sunduğum bildiride bu iki kurum incelendikten sonra, sonuçta, bu kurumların mevzuatında yapılması gereken değişikliği aşağıdaki şekilde ifade etmiştim.

1. Yüksek Askeri Şûra’nın kararları yargı denetimine açılmalı; Silahlı Kuvvetlerden re’sen emekliliğin yargı kararları dışında yapılamaması için 926 Sayılı Silahlı Kuvvetler Personel Kanununda ve sicil yönetmeliklerinde gerekli düzenlemeler yapılmalı; hukuk dışı tasfiyelerle ortaya çıkan mağduriyetlerin telafisi için, çıkarılacak yasal düzenlemelerin yürürlük tarihleri 1982 Anayasasının kabul tarihine götürülmelidir.

2.   Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) görevi; görevi zaten milli güvenliğin sağlanması olan, Yüksek Askerî Şûra’ya (YAŞ) verilmeli, Bakanlar Kurulundan MGK’ya katılan üyeler de YAŞ’a dahil edilmelidir.

3.   MGK’u Cumhurbaşkanı Başkanlığında “DEVLET ŞÛRASINA” dönüştürülmeli, üyeleri TBMM, Yüksek Yargı, Yürütme ve Bağımsız Kurumların temsilcilerinden oluşmalı, bu kurulda TSK’ni sadece Genelkurmay Başkanı temsil etmelidir. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin kadrosu tamamen sivilleştirilmeli, “Devlet Şûrası Genel Sekreterliği” haline dönüştürülmelidir…”

Milli Güvenlik Kurulu beş Orgenerali bünyesinde bulundurarak, TSK’yı politikanın göbeğine oturtuyor ve istişarî bir organ olsa da, TBMM’nin üzerinde bir kurula askerler emir komuta sistemine uygun olmayan bir yoğunlukta üye veriyor.

Milli Güvenlikten TBMM’ne karşı Bakanlar Kurulu sorumludur. Bu nedenle Bu Kurul Başbakanın başkanlığında toplanmalıdır. Başbakanın Başkanlığında toplanan YAŞ olduğuna göre YAŞ Bünyesinde değişiklik yapılarak, MGK’nun görevleri de bu kurula verilmelidir. YAŞ görevleri MGK’nın görevleri ile zaten örtüşüyor. MGK’ na katılan diğer Hükümet Üyeleri yani, Başbakan Yardımcıları, İçişleri, Dışişleri ve Adalet Bakanları da YAŞ’ a dahil edilmelidir.

Jandarma ile ilgili meseleler ve terfiler YAŞ’ta görüşülüyor ama İçişleri Bakanı YAŞ üyesi değil…

Milli Güvenlik, güvenlik planları, stratejileri, tatbikat ve manevralar YAŞ’ta görüşülüyor, ama dış politikanın, milli politikanın tespit ve uygulamasından sorumlu olan Dış İşleri Bakanı YAŞ’ ta yok.

Askerî Yargı başlı başına bir olgu, hukuk dışı tasfiyeler ve askerî yargıyı ilgilendiren meseleler, YAŞ’ ta görüşülüyor, ama Adalet Bakanı bu kurulda yok.

Savunma, İç İşleri, Dış işleri ve Adalet, Devletin Asli faaliyet alanlarıdır. Bu bakanlar da YAŞ’a dahil edilirse devletin asli fonksiyonları, güvenlikten sorumlu Başbakanın Başkanlığında toplanacak bu kurulda görüşülebilir.

Diğer taraftan, Başbakanın olmadığı zamanlarda, Kabineye Başbakan Yardımcıları vekalet etmektedir. Sonra koalisyon hükûmetlerinde, koalisyon ortaklarına başbakan yardımcılıkları veriliyor. Hem YAŞ’ ya kabinede sorumlu bir bakanın başkanlık yapması, hem de koalisyon ortaklarını YAŞ dışında bırakmamak için Başbakan Yardımcıları da YAŞ’ ya dahil edilmelidir.

YAŞ’ nın görevlerini düzenleyen 3. maddede, fıkralar “görüş bildirmek” şeklinde bitiriliyor. İstişarî bir kurul olduğu, daha da vurgulanmalıdır. Yani burada alınan kararların ayrıca, icraya dönüşebilmesi için yetkililerin onayına ihtiyaç var demektir. Yetkililer de, ya ilgili bakandır, ya bakanlar Kuruludur, ya da Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanıdır.

Olağan dışı toplantılarına, Genelkurmay Başkanı veya Milli Savunma Bakanının teklifi ile Başbakan Karar vermeli. Gündemi için Başbakanın onayı alınmalı. Gerek duyulduğunda YAŞ’ a Cumhurbaşkanı Başkanlık edebilmelidir.

Yukarıdaki şekildeki bir değişikliğin, Milli iradenin hákimiyeti için gerekli ve yeterli olduğu kanaatindeyim. 31 Mart 2010

Adnan Tanrıverdi

Emekli Tuğgeneral

yazının kaynağı için lütfen tıklayın.